Yalnızlık Üstüne

Bir ses duyduğunu sandı. Ama duyduğu yalnızlığın iniltili sesiydi. Bu yalnızlık, öyle normal bir yalnızlık da değildi üstelik. Kalabalığın gürültüsündeki sessiz küçük yalnızlıktı. Kendi yalnızlığı, benliğinin yalnızlığı. Neden olmasın, yalnızlık çağında yaşayan bir insanın kendine ait bir yalnızlığı olamaz mıydı? Bütün bunları geçirdi aklından ve şimdi artık odada tek başına olmadığını düşünüyordu. Çünkü odada kendisiyle beraber yalnızlığı da vardı ve onun varlığı tüm evi dolduruyordu.  Artık kendi kendine değil, onunla konuşacaktı. Sonunda konuşacak bir arkadaşı olmuştu. Yıllar sonra… 

  Hem bu arkadaş, ne olursa olsun onu bırakıp gitmezdi de. Artık onu yalnız bırakmazdı, çünkü o yalnızlığın ta kendisiydi zaten. Düşünmek acıktırmıştı. Saatlerdir oturmuş olduğu koltuktan kalkıp mutfağa gitti ve iki tane sandviç hazırladı. Biri kendine biri arkadaşına. Ama sonra arkadaşının yemek yiyemediğini hatırladı. Onun payını da yedi. Arkadaşlar böyle şeylere kızmadı ne de olsa. 

  Çok mutlu hissediyordu kendini. Demek insanın arkadaşı olunca böyle oluyordu. Neden daha önceden tanışmamıştı ki onunla. Kimbilir neler anlatırdı ona. Kırılmış, yarıda kalmış heyecanları vardı dillendirilecek.  Yıllarca içinde biriktirdiği ne çok şey vardı oysaki. Anlatsa insanların onu anlamayacağı şeyler de vardı. Arkadaşı diğer insanlar gibi önyargılı da değildi, onu anlardı elbette. Anlatmak için sabırsızlanıyordu. Yıllarca içinde tozlanmış anılarına güçlü bir nefesle üfledi. Tozlar havalandı, anılar canlandı ve dile dökülmeye başladı… 

Yorumlar

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Araç çubuğuna atla